Yalnız Kalmak, Yalnız Hissetmek

Az önce bir yerde şunu dinledim: Yalnız kalmak ile yalnız hissetmek aynı şey değildir. Aslında bunu biliyordum ama o cümleyi duyunca zihnimde bambaşka bir yere oturdu. Çevrende kimse yoksa yalnız kalırsın. Ama etrafın insanlarla doluyken de kendini yapayalnız hissedebilirsin. Sanırım ikisi arasındaki en büyük fark burada başlıyor. Yalnız kalmak gürültülüdür; kendi sesini, düşüncelerini, nefesini duyarsın. Yapayalnız hissetmek ise tarifsiz bir sessizliktir. O sessizlik öyle ağırdır ki bazen insan kendi içinden bile uzaklaşır. Bazen öyle anlar geliyor ki hiç sevgi beslemediğim bir insana bile sarılasım geliyor. Bir omza başımı yaslayıp hiçbir şey anlatmadan sadece birkaç dakika öylece durmak istiyorum. Mesela otelde kaldığım bir gün, resepsiyondaki bir abla bana, "Sana omlet yapmamı ister misin?" diye sormuştu. Çok basit bir cümleydi. Belki onun için sıradan bir nezaket göstergesiydi. Ama ben o an, ağlayacak kadar büyük bir yalnızlık hissettim. Çünkü bazen insanın eksikliğini hissettiği şey büyük jestler değildir; içten söylenmiş küçük bir cümle, gerçekten düşünüldüğünü hissettiren minicik bir ilgi bile kalbine dokunur. Yalnız hissetmek hafife alınabilecek bir duygu değil. Çünkü o his, fark ettirmeden insanı içine çeken derin bir çukura dönüştürüyor. Önce "Biraz geçer." diyorsun. Sonra "Alışırım." diyorsun. Ama zamanla öyle bir noktaya geliyorsun ki çıkmak istesen bile bunu yapacak gücü kendinde bulamıyorsun. Destek istemek istiyorsun ama destek isteyemeyecek kadar yalnız hissediyorsun. İşte en yorucu kısmı da bu. Ben de çok yakın bir zamanda sevdiğim insanı geride bırakmak zorunda kaldım. Ve yapayalnız hissettim. Evet, teknik olarak yalnız değildim. Ailem vardı, insanlar vardı, kalabalıklar vardı. Ama içimdeki boşluğu doldurabilecek kimse yoktu. Çünkü insan bazen sadece tek bir kişiyi kaybetmez; onunla birlikte kurduğu hayalleri, alışkanlıkları, geleceğe dair umutlarını da kaybeder. Birini dünyan gibi sevdikten sonra o gidince, sanki dünyan da onunla birlikte gidiyor. Güneş aynı yerden doğuyor, insanlar aynı şekilde yaşamaya devam ediyor ama senin içinde zaman durmuş gibi oluyor. Hep söyledim, yine söylemek istiyorum: Birinin hayatta olması ama artık senin hayatında yokmuş gibi olması, yaşayabileceğin en acı hislerden biri. Ölümün acısını elbette tarif edemem. Ama bazen, yaşayan birini kendi içinde toprağa vermek de bambaşka bir yas biçimi oluyor. Çünkü o kişi nefes almaya devam ediyor; sadece artık senin hikâyende yaşamıyor. Belki de bu yüzden yalnız kalmaktan hiç korkmadım. İnsan zaman zaman yalnız kalabilir; bunu seçebilir, bundan güç bile alabilir. Ama yalnız hissetmek… İşte o, insanın kalabalıkların ortasında bile görünmez olması demek. Sesini duyuramamak, anlaşılmadığını hissetmek ve en çok da içindeki sessizliği kimseyle paylaşamamak demek. Sanırım artık şunu daha iyi anlıyorum: İnsanı yoran şey tek başına olmak değil, tek başına hissetmek. Çünkü yalnız kalmak geçici bir durumdur; bazen dinlendirir, bazen büyütür. Ama yalnız hissetmek, insanın yavaş yavaş kendinden bile uzaklaşmasına neden olur. Belki de hepimizin ihtiyacı olan şey, etrafımızın insanlarla dolu olması değil; bizi gerçekten gören, sesimizin ardındaki sessizliği fark eden tek bir insanın varlığıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dönemsel

Razı,

Hem öyle acıyorum ki kendime hem öyle seviyorum ki